Orta Çağ Manastır Düzeninin Rahibeler Üzerindeki Etkileri

Orta Çağ Manastır Düzeninin Rahibeler Üzerindeki Etkileri

Fotoğraf: Nonza Rahibesi / Giuseppe Molteni
Arkhe Dergisi Sayı 8’de sizlerle…

“Tanrı, piskoposların her birinin gözünde kendisini kız kardeş olarak sevdiğini, baş rahibelere bir anne olarak yaklaştığını, meslekten olmayanlara ve hepsinin nezaketine hayran kaldığını söyleyen kız kardeşime böyle bir lütuf verdi. Sağduyulu ve her şeydeki sabrının eşsiz tatlılığı ile .”

-Aberlard, Historia calamitatum

Rahipler ve rahibeler, Orta Çağ toplumunda hem bireyler hem de kurum üyeleri olarak önemli rol oynamaktaydılar. Orta Çağ halkı, rahiplerin ve rahibelerin dua ettiklerinde önemli bir sosyal hizmet yaptıklarına inanıyorlardı. Tıpkı şövalyelerin toplumu kılıçla koruduğu gibi.. Bundan dolayı rahipler ve rahibeler, Tanrı’nın toplum için dualarını ve ilahilerini kutsaması için çalışırlardı. Manastır hayatı, evlenmek istemeyen Orta Çağ kadınlarına açık olan birkaç fırsattan biriydi. Norman istilalarıyla birlikte şehirler yakılıp yıkılınca kadınlar, bakireler ve hatta rahibeler bile çileden çıktılar ve köle olarak satıldılar. Bu topluluklar, manastırlarla aynı şekilde yönetiliyordu. Rahibeler, keşişlerin yaptığı aynı türden çalışmaları yaparlardı.

Bu dönemlerde aristokratlar da evlenmeyecek kadın üyelerini gönderebilecekleri dinsel kurumlar oluşturmak, geliştirmek ve zenginleştirmek için manastırlara parasal yardım yaparlardı. Manastırların idaresi genelde kurucusunun ailesinden olan ve başrahibe seçilen bir kadına tahsis edilirdi. Benedikten manastırlarında başrahibeler, piskoposluk görev ve işlemlerini meşru bir şekilde yerine getirirlerdi.

Orta Çağların başlarında pek çok manastır, Benedictine Kuralı’nı takip ederken diğerleri kendi kurallarını geliştirmiş ve son dönemde bu çeşitlilik, daha resmi hale gelmiştir. Tarihçilerin çoğunluğu, bu durumu yani Orta Çağ’da dini düzenlerin kurulması, güçlendirilmesi ve reformu durumunu “manastır canlanması” ile eş zamanlı olarak papalık iktidar genişlemesiyle bağdaştırmıştı. En iyi Benedictine manastırları, el yazmalarını öğrenme, kopyalama ve koruma, okulların sürekliliğinin sağlanması ve yüksek manastır gözlem standartlarını belirleme merkezi idiler. Charlemagne, bu manastır faaliyetlerini teşvik etti ve destekledi. Karolenj İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından gelen siyasi düzensizlik döneminde birçok dini ev, yerel lordların kontrolü ve egemenliği altına girdi. Güçlü meslekten olmayanlar, kendilerini veya akrabalarını Abbot yani başrahip olarak ilan ettiler. Ayrıca manastırların topraklarını ve mallarını aldılar ve de manastır gelirlerini harcadılar. Bu sırada manastırlarda bir karmaşa döneminin yaşandığını manevi gözlem ve entelektüel aktivite düzeyinin düşmüş olduğunu söyleyebiliriz.

Çünkü artık kilise görevlilerini seçen laik güçler, onları vassal olmaya zorlamaya başlamıştı. Böylece Azizler, Piskoposlar ve Başpiskoposlar, askeri sorumluluk sahibi oldular. Feodalların kendilerini yönettiği gibi dini görevliler de topraklarındaki şövalyeler ve köylülere ilişkin yargı yetkisine sahiplerdi. Bu durum, bir kilise görevlisinin bir yandan dini görevleri ile diğer yandan onun yargı ve askeri yükümlülükleri ile çatışmaya başlaması sonucunu doğurdu ve bu da ikilem oluşturdu.

Bu durumda aslında bir reform yapılmalıydı. İlk reform işareti de 909 yılında gerçekleşti. Bu reform da Aquitaine Dükü William’ın Burgundy’daki Cluny manastırını kurması idi. Dük William, manastırın kendisine veya diğer lordlarına feodal sorumluluklardan arınmış olduğunu, üyelerin sadece Papa’ya bağlı olduğunu açıkladı. Cluny’deki manastır, geniş bir dinsel etki yaratmaya başladı. Bu arada meslekten olmayanlar, reform yetkisi altındaki arazileri gözaltına alınmaya başlamış ve bunları manastırlara vermiştir. Bu şekilde, başta Fransa ve İspanya olmak üzere yüzlerce manastır, Cluny’nin yetkisi altına girdi. Ancak manastırlar, zenginleştikçe keşişlerin yaşam tarzı giderek daha lüks bir hale geldi. Artık reform için yeni talepler duyulmaya başlandı ve sonuçta 11. ve 12. yüzyılın başlarında yeni dini düzenler kuruldu.

Cistercienler ise (sade bir yaşam tarzı benimseyen ve feodal güç yapılarından ayrılmaya çalışan 11. yüzyılda kurulan dini bir tarikat)- olağanüstü şekilde genişlemeleri ve uyguladıkları büyük ekonomik, politik ve manevi etki nedeniyle – yeni reform ruhunun en iyi temsilcileri olarak kabul edilmekteydiler. 1098 yılında bir grup rahip, Burgundy’deki zengin Molesmes manastırını terk etti. Çünkü 12. yüzyıla ait bir kronikte keşiş William, “saflık, zenginliklerin ve oburluğun iyi eğimli kalbe bile karşı koyduğu bir yerde korunamamıştır” demiştir. Bunlar, feodal toplumla bütün ilişkilerden kaçınmayı planladılar ve sadece düzenli yerleşim yerlerinden uzak ve ekilmemiş toprakları işlemeye karar verdiler.

Cîteaux’daki ilk rahipler, hastalık ve korkunç ayrıcalıklar yaşadılar. Fakat yüksek idealleri onları William’ın ifadesiyle “tüm keşişler için hem bir model hem de çalışkanlar için bir ayna ve cüretkâr olanlar için de bir teşvik” haline getirdi. 1112 yılında Bernard adlı yirmi üç yaşındaki bir asil, Cîteaux’daki topluluğa katıldı. Üç yıl sonra Bernard, Champagne’de Clairvaux’un kurucusu olarak atandı. Bu pozisyondan geniş yazışmalar yaptı ve Peter Abelard’ın teolojik görüşlerine karşı çıktı. Ayrıca 1130’daki tartışmalı papalık seçimine müdahale etti. Ayrıca Tapınak Şövalyeleri için bir anayasa hazırladı ve Hristiyanları İkinci Haçlı Seferi’ne gitmeye çağırdı. Böylece reform hareketi ivme kazandı. Cîteaux, 12. yüzyıl boyunca 525 yeni manastır kurdu ve Avrupa toplumu üzerindeki etkisi derindi. Kaçınılmaz olarak Cistercian başarısı, büyük bir servet getirdi ve servet de güç getirdi. Ancak daha sonraki süreçte 12. yüzyılda ekonomik refah ve siyasi iktidar, orjinal Cistercian ideallerini tehlikeye atmaya başlamıştı.

Anlaşıldığı üzere Orta Çağ manastırları, örgütlenmesi ve yapısı, feodal asaletin toplumsal ihtiyaçlarını karşılayan dini kurumlardı. Manastırlar, soylu çocuklara dini kariyer için eğitim ve fırsat sağlamıştır. Kilise yetkilileri arasında çoğu, üst düzey ailelerden olanlar da vardı. Birçoğu manastıra aileleri tarafından verilirdi. 13. yüzyıldan başlayarak tüccar ailelerin erkekleri manastırlardan yararlanmak isteyen rahipler haline geldiler. Orta Çağ boyunca sosyal sınıf, kadınlara açık dini yaşam türlerini de tanımlamaya başladılar. Krallar ve soylular, genellikle kızları, kız kardeşleri, teyzeleri veya yaşlanan anneleri için bazı yenilikler geliştirdiler. İlk başta kurucu sınıfın kadınlarıyla sınırlandırıldılar. Rahipler gibi rahibeler de manastıra çocuk iken gelirlerdi. Bu rahibeler, bir dereceye kadar manastırda aile yaşantısını devam ettirmeye çalıştılar.

İşte manastırların bu karmaşık yapısından sonra oradaki en önemli makam olan “Abbess” veya “manastır baş rahibesi” makamına gelince bir kadının Orta Çağ toplumunda sahip olabileceği en güçlü mevki olarak kabul edilirdi. Başrahibeler, piskoposluk kurumunun bir parçası idiler. Baş rahibeler, ayrıca hastaneleri, yetimhaneleri ve okulları açtılar ve desteklediler; konut ve Kiliseleri inşa etmek ve dekore etmek için inşaatçılar, heykeltraşlar ve ressamlar kiraladılar.

Doğrudan Roma’ya bağlı oldukları için yerel piskoposluktan bağımsız olan bu manastırların yasal yetki alanının baş rahibelerin bölgenin din adamları ve halk üzerinde etkili olmalarından dolayı yarı piskoposluk şeklinde olduğu söylenebilir. Hatta bazı baş rahibelerin yüzük asa gibi piskoposluk simgelerini de taşımasına izin verilmiştir. Baş rahibeler, hem rahibelerin dini yönelimlerinden hem derebeyi özelliklerinden dolayı kendi yetki alanlarına bahsedilmiş olan mülklerin idaresinden de sorumluydular. Sınırlı bir alan içerisinde de olsa bir kraliçe gibi davranırlardı. Ayrıca hem manastıra doğrudan bağlı olan seküler insanlar hem de din adamları açısından cezai adalet sağlamaları beklenirdi. Bunlar, sinodlarda hazır bekler, katıldıkları konsillerin metinlerine imza atarlar ve idare ettikleri manastırları önemli bir araştırma sanat ve manevi rehberlik merkezleri haline getirirlerdi. Bu durum, Avrupa’nın tamamında görülürdü. Bu dönemde Almanya’da kadın rahiplik kurumu kendini kabul ettirmişti. Örneğin Köln şehrinde Liebfrauen Überwasser Kilisesi ve Ursula Kilisesi vardı. İtaat yemini ettikleri piskopos tarafından kutsanan kadın rahipler, manastırları yönetirler ve sahip oldukları haklar da yetki derecelerine göre değişirdi. Katedral meclisinin oturumlarıyla piskoposluk bölgesi sinodlarına katılabilirler ve din adamları üzerinde disiplin yetkisine sahiplerdi. Çift manastırlar, kadın otoritesi çerçevesinde farklı bir gerçeklik oluştururdu.

Kadınlar, rahibe manastırına ilk önce dindarlık ve onları Tanrı’ya daha da yaklaştıran bir yaşam yaşama arzusuyla katılırlardı. Bu rahibe manastırları, kısmen de olsa rahat bir yaşam sunmaktaydı. Her ne kadar bazı rahibe evleri, özellikle 13. yüzyılda Kilisenin zayıflamasından etkilense de daha iyi donanımlı kurumlar olup özellikle de işsizlik için oldukça yüksek yaşam standartlarına sahiplerdi. Örneğin, İngiliz manastırlarının bazılarını ziyaret eden piskoposlar, renkli kıyafetler giyinen yüzlerini boyayan, önlük şeklinde kürk giyen, narin yiyecekler yiyen, köpeklerini Kiliseye getiren ve hatta evcil hayvan beslenmesine izin veren rahibelerin ortaya çıkacağına dair endişe taşımaktaydılar.

Orta Çağ Manastır Düzeninin Rahibeler Üzerindeki Etkileri

Fotoğraf: Hildegard von Bingen / İllüstrasyon

 

Bu dönemlerde ilginç bir şekilde ailede birkaç kız varsa bir ya da iki tanesi bir manastıra gönderilirdi. Böylece diğer kız daha büyük bir çeyizin sahibi olabilirdi ve daha güçlü bir aileye mensup erkekle evlenebilirdi. Örneğin bir Alman dükü, dokuz kızının hepsini bir manastıra göndermiştir. Böylece herhangi birinin çeyizi için endişelenmesine gerek kalmayacaktı. Bu sırada bir miktar çeyiz parasının da manastıra ödenmesi gerekiyordu; ancak bu, sadece bakım parası olabilirdi. Orta Çağ İtalya’sındaki belirli dönemlerde evlilik ve çeyiz oranları, birbiriyle rekabet edercesine yüksek olduğunda birçok kadın, onların iradesine karşı manastırlara girmeye zorlandı. Orta Çağ’ın sonlarında bu toplantılar, “soyluların fazla kızları için yapılan zarif kulüpler” olarak eleştirildi. Bazı fiziksel engelli kızlar ve kadınlar, günün acımasız evlilik kurumu sistemi için bir olasılık olarak düşünülmediler ve dolayısıyla manastırlara gönderildiler. Şöyle bir söz vardır: Acı bir şekilde, “İnsan için yeterince iyi değildim, bu yüzden Tanrı’ya verildim”.

17. yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise bazı annelerin kızlarının önceki yaşam standartlarının düşmesi korkusuyla manastırlara gönderileceklerine dair izin verme konusunda şüpheleri vardı. Bu nedenle Madam de Sevigne, kızına torununun bir manastıra kabulü ile ilgili bir mektup yazmıştır:

“Ah, çocuğum, onu yanında tut. Ne rahibelerin çok az şey bildiği ne de hiçbir konuda iyi bir eğitim görmeyeceği bir manastıra gönderme… Onlar, en iyi şekilde ancak evlerinde iyi kitaplar okuyabilirler… Tadını bu şekilde çıkarın. Onları onunla tartışabilirsin. Bunun bir manastırdan çok daha iyi olacağına eminim.”

Aynı zamanda manastıra giren bir kızın aynı anda terk edilmiş bir kadın olarak kabul edilebilirdi. Heisterbach’lı Sezar, ’“Din zenginlik getirdi ve zenginlikler de dini yıktı” demiştir.

Beguines gibi bazı rahibeler de, şehirlerdeki küçük evlerde yaşarlardı. Sabahları ve akşamları ibadet yaparlardı. Diğer rahibeler ise daha fazla kapalı ve sürekli bir dini hayat yaşarlardı.

Robert d’Arbrissel ise 1099 yılında kadın ve erkek toplulukların bir arada bulunduğu ve Meryem Ana’yı temsil eden bir baş rahibenin idaresinde Notre-Dame’de Fontevrault adlı bir kurum oluşturmuştur. Kadın ve erkek tüm üyeler, yeminlerini baş rahibeye ederlerdi. Burası dört manastırdan oluşmaktaydı. En büyüğü bakire ve dullara, Aziz Lazarus manastırı cüzzamlı kadınlara, Maddelena manastırı tövbekâr kadınlara ve Aziz vaftizci Yahya manastırı litürjik çalışmalar yapan rahibelere yardımcı olmakla görevli erkeklere ayrılmıştır. Erkek bölümünün rahibi bile baş rahibeye karşı sorumluydu. Kadınlar, eğitim ve disiplin yetkisine sahiplerdi. Kilisenin aldığı kararların kadınlar tarafından vaaz edilmesine izin verilmezdi. Çünkü vaaz, insanoğlunun zayıf sözlerinin aracılığından çok Tanrı’nın güçlü sözlerinin varlığına atıfta bulunan bir inayet aracı sayılırdı. Buna rağmen kadınlar, vaazı daha özel manada eğitimin amaçlandığı aileler için Collationes yani konferanslar şeklinde uygulamaktaydılar.

Manastıra gelen çocuklara verilen ya da başka yollarla köylü ailelerden gelen erkekler, zaman zaman yemin ederler ve koro keşişleri olurlardı; ancak daha sıklıkla kardeşler olarak hizmet ederlerdi. Koro keşişlerinden daha basit dini yükümlülükleri vardı. Her evde bir keşiş, kilerci veya genel finans yöneticisi, tarım işçiliği yapan diğer kardeşleri ve diğer köylüleri denetlemekten sorumlu kişiler bulunurdu. Kadınların evlerinde bir rahibe de mahzenci olarak görev yapardı ve asıl fiziksel işi yapan meslekten olmayan kardeşlerden sorumlu idi. Bir manastır evinin verimli çalışması, ayrıca aşçılar, çamaşırcılar, bahçıvanlar, terziler, tamirciler demirciler, eczacılar ve temel çalışmaları maalesef çok az yazılı iz bırakmış olanların hizmetlerini de gerektiriyordu. Bireysel manastırlardaki yaşam biçimi, evden eve ve bölgeden bölgeye geniş ölçüde değişmiştir. Ancak bu tarz merkezi faaliyetler, her yerde yapılırdı. Gündelik hayat, ayinler veya azizler ve rahibeler tarafından günde yedi kez ve gece boyunca okunan dualarla devam ederdi. Dualar barış, yağmur, iyi hasatlar, devlet otoriteleri ve keşişlerin aileleri ve yardımseverleri için okunurdu. Manastırdaki patronlar, sırayla manastırlara hediyeler verirlerdi. Dualarla ilgili her şey, Tanrı’nın övgüsü olarak anlaşılıyordu. Bu nedenle koruyucu azizin kalıntılarını barındıran malikler, manastır gelirlerinin büyük bir kısmını kabartmalı gümüş ya da altın kutsal kaplar, en iyi ipek ya da kadife a bezleri gibi görkemli nesnelere harcarlardı. Bazı manastırlarda rahipler ve rahibeler, zamanlarının çoğunu, kitap ve el yazmalarını kopyalamak, onları aydınlatmak, insan ve hayvan figürleriyle süslemek veya genellikle parlak renklerle veya altınla boyanmış özenle hazırlanmış tasarımlarla süslemek ile geçirirlerdi. Birkaç manastır da yetenekli sakinlerin kendi eserlerini yazdıkları ve başkalarının eserlerini kopyaladıkları öğrenim merkezleri haline geldi. Rahipler ve rahibeler de sosyal hizmetle ilgili görevlerini yerine getirirdiler. Londra’nın kuzeyindeki yoğun bir cadde üzerinde bulunan Saint Albans gibi manastırlar ise seyyahlar için konaklama ve dinlenme yeri olarak hizmet vermiştir. Ayrıca manastırlar, sık sık hastaları ve yaşlıları ilgilendiren hastaneleri ve de “leprosariumları” yani “Cüzzam hastanelerini” işletiyorlardı. Manastırlar, fakirlere de yardım ederdi. Örneğin Saint-Requier’in Fransız manastırında XI. yüzyılda her gün yaklaşık olarak 110 kişiye yemek verilirdi.

Döneme damgasını vuran ünlü baş rahibeler de vardı. Bunlardan biri de küçük soylu bir ailenin onuncu çocuğu olan Hildegard (1098-1179) idi. Sekiz yaşındayken Rheinland kentinde bir manastıra verilmiş; orada Latince öğrenmiş ve iyi bir eğitim almıştır. Hayatının çoğunu, -ikisini kendisinin kurduğu- kadınlara ait dini topluluklarda geçirmiştir. Çocukken, gökte çoğunlukla ışık olan mistik manzaralar görmeye başlamış; ancak birkaç kişiye onlardan bahsetmiştir. Ancak Orta Çağ’da vizyonları daha çarpıcı hale gelmiş ve şöyle bir tasvir yapmıştır:

“Ve zaman geçti… Cennetin açıldı ve beynimin tamamında olağanüstü bir parlaklığın kör edici bir ışığını gördüm. Ve böylece kalbimi ve göğsümü bir alev gibi yaktı, ısındı… ve birden kitapların anlatımlarının anlamını anladım”.

Dolayısıyla Kilisenin de onun vizyonlarını onaylamasını istedi ve önce onu küçümseyen bir şekilde cevap veren Clairvaux’lu Saint Bernard’a sonra da onları yazmaya teşvik eden Papa Eugenius’a yazmaya devam etti. İlk çalışması da en geniş teolojik öğrenmeyi içeren mistik görüşlerinin bir kaydı olan “Scivias” (Bilmenin Yolları) idi. Liderlik ve idari yeteneklere sahip Hildegard, 1147’de Bingen yakınlarındaki Rupertsberg manastırını bulmak için kendi manastırını terk etti. Dini meseleler hakkındaki görüşlerinde Kilisenin otoriter olduğu düşünülen zamanının tek kadını olarak döneme damga vurdu.

Bir diğer önemli baş rahibe ise Hilda (614-680)idi. Kendisi hem Northumbria hem de Doğu Anglia’daki kraliyet aileleriyle ilişkiliydi. Ebeveynleri, İngiliz Elmet (Kuzey Yorkshire) yerleşim bölgesinde sürgünde yaşayan Hilda, Edwin, Paulinus tarafından vaftiz edilerek Hristiyan olmuştu. Hayatının ilk otuz üç yılında seküler bir hayat yaşamış kalan yarısı ise manastır hayatı ile Tanrı’ ya ithaf edilmişti. 657 yılında Whitby manastırını, öğrenmesiyle ünlü, en az beş piskoposu eğitmek ve 663/4 ünlü Whitby Sineması’nın yeri olmak için ünlü olan Gaulish örnekleri gibi bir çift manastır kurmuştur. Onun yönetimi altında Anglo-Saxon inek ve şairi Caedmon, Hristiyan doktrini ile ilgili yerel şiirler üretmeye teşvik edildi. Hilda, sadece dindar ve öğrenenlerin bilgeliğine değer vermekle kalmamış, aynı zamanda büyük kişisel bir prestije de sahip olmuştur. Anglo-Saksonya Kilisesinde yetenekli bir kadının, hiç kimsenin istediği bir soru sorulmadan, büyük bir etki ve otoriteye nasıl ulaşabileceğinin mükemmel bir örneğiydi.

Orta Çağ Manastır Düzeninin Rahibeler Üzerindeki Etkileri

Fotoğraf: Rahibe / Odoardo Borrani

19. yüzyıl İngiliz şairi Wordsworth, “Rahibe kadar sessiz” şeklinde ifadeler kullanmıştır. O, diğerleri gibi dini rahibeleri de aldatılmış gözlerle dua ederek dindar, kara korkak figürler olarak görüyordu. Orta Çağ Avrupa’sındaki rahibelerin tarihi pek çok etkinlikle doluydu ve bazen de tersi de olabiliyordu. Bu konudaki ilk tartışmalardan biri, Hristiyan kadınların Kilisedeki rolünü içeriyordu. Öğretilerine göre İsa, erkek ve dişi ruhlar arasında hiçbir ayrım yapmamıştır. Öğrencileri erkek olmasına rağmen, Mary, Martha ve Mary Magdalen gibi kadınları öğretilerini yaymaya teşvik etmişti. Daha sonra, Aziz Paul, Hristiyan kadınları Kilisede konuşmaktan caydırdı; ancak Lidya gibi kadınlara müjde yaymak için güvendi. Gnostikler gibi Hristiyanlık içindeki çeşitli tarikatlar, Tanrı’nın kadın yönünü vurgulamış ve kadınların rahip olarak hareket etmesine izin vermiştir. Hristiyan Kilisesinin başlarında, yalnızca erkek ya da kadın olmayan vaizin / öğretmenin saygın bir rolü vardı. Örneğin, Roma’daki erken bir Hristiyan freskinde (duvar resmi) kadınlar, kitleyi anmak için ekmek ve şaraba servis yapan kişiler olarak gösterilmektedir. Diğer mozaikler, kadınlara erken Kilisenin piskoposlarını ve kadınların rahip rollerini gösteren Roma adanmışlıklarının kalıntılarını göstermektedir. Öyleyse Kilisede kadınların rolü ne idi? Aziz Paul, yaşlı dullardan oluşan dini bir rahibe sırası önermiş gibi görünmektedir. Ancak diğer Kilise yetkilileri, her yaştan rahibelerin oluşturduğu emirleri tercih etmişlerdir. Bu kadınlar, evlenebilir mi? Erkek rahipler, evlenebilir mi? Bunlar, çok tartışılan konulardı. Erken dönem Hristiyan Kilisesi günahlara karşı kahramanca bir önlem olarak ve birisinin hayatını sadece dini bir hayata odaklamanın bir yolu olarak bekaret yeminini vurgulamıştır. Bekaret, çok erken Orta Çağ’da bir rahibe için vazgeçilmez bir gereklilikti; çünkü fiziksel saflık, ruhsal saflığa ulaşmak için tek başlangıç noktası olarak kabul edilirdi. 4. yüzyılda rahibelerin evlilikleri “zinadan daha günahkâr” olarak kınanmıştır. Bununla birlikte 7. yüzyılda Aldhelm’in “On Virginity” gibi çalışmaların üretilmesiyle, evli kadın ve dulların aynı zamanda manastır hayatında da önemli bir rol oynayabileceği ve manevi yetkinliğe sahip olduğu kabul edildi. Münzevi bir yaşam yaşamak, yeminli kadınların en önemli şartıydı. Bir rahibenin, dünyevi eşyaları ve dikkat dağıtıcı şeylerden mahrum bırakmasının sembolü olarak basit giysiler giymesi bekleniyordu. Uzun tunik gibi bir kıyafet giyerdi ve yüzünü “Mesih’in Gelini” olarak rolünün bir sembolü olarak tümüyle örtecek bir örtü vardı. Peçe, rahibenin kısa kesilmesi gereken saçlarını saklardı. Rahibeler, manastırlarını bırakmazlardı ve özellikle erkekler başta olmak üzere dış ziyaretçilerle temaslarını mutlak asgari düzeyde tutarlardı. Öyle olsa bile İngiltere’deki Gilbertine Watton Manastır’da 12. yüzyılın ortalarında kardeşinin rahibeyle cinsel ilişkiye girdiği ve günahın keşfedildiği günlerde kısırlaştırıldığı bir skandal vakası dahi bulunmaktadır.

Kilise, ayrıca rahiplerin evliliğini de caydırmıştır; ancak bu, 1123 yılında Birinci Genel Kurul’un sonrasına kadar uygulanmamıştır. Öte yandan, 5. yüzyılda rahibenin rolü, yeminini yitiren dindar bir kadınınki gibiydi. Rahibelerin iffet ve görevleri hastanelerde hizmet vermeyi, fakirlere vermeyi ve başkalarına dua etmeyi; ama Kilise ayinlerini yönetmemeyi içermektedir. Teorik olarak herhangi bir kadın, rahibe haline gelse de, Avrupa’daki Orta Çağ’daki genel uygulama rahibelerin üst sınıftan olmasına yönelikti. Kongre veya manastırdan beri Manastırların ya da manastırların kendi kendilerini desteklemeleri farz edildiğinden rahibeler, manastırın korunmasına yardım etmek için para ya da toprak paralarını getirdiler. Kadınların yasal olarak yanlarında topuz getirmeleri gerekmezdi; ama çoğu bunu yine de yapardı. Beguines ve Poor Clares gibi alt sınıflardan çeyizleri olmayan bazı kadınlar da vardı.

Daha sonraki süreçte Assisi’li Aziz Francis’in takipçisi Clare’i, (rahibelerin aksine) konvansiyon olarak bilinen tamamen kadınsal topluluklar kurdu. 1228’e kadar, sadece kuzey İtalya’da 24 tane böyle toplantı yapıldı. Kilise, kadınların sıradan nüfus arasında vaaz vermelerine izin vermedi, bu nedenle kadınlar, toplulukları için resmi olarak tanınma mücadelesi verdiler. 1263 yılında Aziz Clare Tarikatı rahibelerin kendi içinde kalmaları ve Benedictine emri kurallarını takip etmesi şartıyla resmen kabul edildi.

Bir rahibenin günlük rutinine gelince bir keşişinkiyle aynıydı. Rahibeler ayrıca, özellikle küçük adanmışlık kitapları, dualar, dini rehberleri, bazı rahibelerin yaşadığı vizyonların anlamı ve uygunluğu ile ilgili müzikal tezahürler için okuma, yazma ve örnekleme konusunda çok zaman harcardılar. Sonuç olarak, birçok rahibe manastırı, etkileyici kütüphaneler ve el yazmaları inşa etmişlerdi.

Rahiplerin aksine rahibeler, kilise hizmetlerinde kullanılmak üzere cüppeleri ve tekstilleri işlemek gibi iğne işi de yaparlardı. En az bir Orta çağ rahibesi, bir iğne ile gösterdiği çabalar nedeniyle bir aziz haline getirildiği için sanat önemsiz değildi. Rahibeler, özellikle kıyafet ve yiyecekleri günlük olarak fakirlere dağıtarak ve özel yıldönümlerinde daha büyük miktarlar dağıtarak, hayır işleri yoluyla topluma geri dönerlerdi. Örneğin, İngiltere, Wiltshire’daki Lacock Manastırı (1232 yılında Salisbury Kontu, Ela tarafından kurulmuştur), kurucunun ölümünün her yıldönümünde 100 köylüye ekmek ve ringa balığı dağıtmıştır. Sadaka vermenin yanı sıra rahibeler, sık sık çocuklara özel öğretmenlik yapıyorlardı, hastalara bakıyorlardı, sıkıntı içinde kadınlara yardım ediyorlar ve ölmek için bakım hizmeti veriyorlardı.

Rahibe evlerinin liderleri ya da başrahibeler, mahkeme ile ya da zengin soylularla bağlantılarının olması nedeniyle genellikle atanmalarında sorun çıkmazdı. 10. yüzyılda Kutsal Roma İmparatorluğu’nun Kralı I. Otto’nun kızı Matilda, birçok şehir üzerinde yetkisi olan bir piskoposun gücü ve Quedlinburg’un yargı yetkisi ile başrahibe olmuştu. Bazen, bir kral veya asil dul bir eş, rahibe olmak ya da küstahlık görevini üstlenmek için bir manastıra geri çekilirdi. Kocasının ölümünden sonra 1347 yılında İngiliz soylu kadın Ulster Kontes Margaret, bir yıllığına topraklarından para toplayan bir rahibe olarak ömür boyu düzenli ödeme yapmıştı. Rahibe manastırlarına katılan diğer iki İngiliz soylu kadın ise Katherine de Ingham ve Eleanor, Lady Scrope idi. Bu kadınlar, Kilisenin dışındaki önemli sosyal bağlantıları bir araya getirdi ve rahibe olmadan önce güçlü hanelerde sorumlu pozisyonlarda bulundular. Çoğu rahibe olan azizlerin yaşamları, Kilisede kadınların derin dinsel duygularına tanıklık ediyorlardı. Orta Çağ’da, evli yaşamın önemli dezavantajları da olabilir. Bir Orta Çağ yazarı, evli yaşam ile manastır hayatı arasındaki karşıtlığı şöyle ortaya koymuştu:

“Ve nasıl soruyorum, garip gözükse de, karısı içeri girdiğinde çocuğunun çığlık attığını duyan, kedinin yiyecek çaldığını ve saklandığındaki tazı nasıl gördüğünü nasıl duruyor? Pastası taşın üzerinde yanıyor, yavruları süt emiyor, toprak kap ateşe doğru akıyor. Garip bir hikaye olmasına rağmen kızlık, sizi evliliğe karşı daha güçlü bir şekilde caydırmak zorundadır; çünkü onu deneyen için kolay gözükmemektedir. Yine de Tanrı’nın özgür bir kızı ve oğlu’nun eşi olarak bu talihsizlikten tamamen çıkmış olan mutlu kızlık, bu türden hiçbir şeye maruz kalmaya gerek duymaz.”

Sonuç olarak manastır dışındaki dünyada kendi rollerinin bilincindeydiler. Eğitimli rahibeler, çoğu zaman günlerinin önde gelen entelektüel figürleriyle geniş yazışmalar yaparlardı. Ayrıca Bingenli Hildegard, felsefe üzerine yazılar yazmış ve Avrupa’da bilginliğini paylaşmak için daha geniş çapta seyahat etmiştir. Diğer Orta Çağ alimleri gibi dünyayı da bir küre olarak görmesi ile Rönesans bulgularını öngörmüştür diyebiliriz.

Yine Bir İngiliz rahibesi Markyate’ye 1300 yılında bir piskopos, VIII. Boniface’in rahibelerin manastır dışına çıkmamaları için aforoz cezasının gelmesi dolayısıyla kapatıldığını ve bunu rahibelere anlatmak için geldiğini söylemiştir. Ancak Rahibeler, kararnamenin hükmünü almışlar, piskoposa bıraktıkları sırada atmışlar ve “böyle bir tüzüğü gözlemlemekten hiçbir şekilde memnun olmadıklarını” söylemişlerdir.

Peki sizce de bu noktada kadınların Rönesansı olmuş mudur? Cevabı aslında çok açıktır. Şöyle ki kadınlar her zaman birer nesne olarak görülmüşlerdir. İster soylu ister rahibe olasunlar….

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir