İnsan Biyoarkeolojisi

İnsan Biyoarkeolojisi

Fotoğraf: Handan Üstündağ, labaratuvar çalışması Anadolu Üniversitesi – Arkeoloji Bölümü
Arkhe Dergisi Sayı 7’de sizlerle…

Bir süre öncesine kadar arkeolojinin günümüzden binlerce ya da yüzlerce yıl önce yaşamış insanlardan geriye kalan maddi kültür kalıntılarını (tapınaklar, seramikler vb.) ve tarihin de yazılı kaynakları incelediği kabul edilmekteydi. Ancak bu geleneksel yaklaşım son elli yılda büyük ölçüde değişmiş ve arkeoloji sadece geçmişe ait maddi kültür kalıntılarını ya da başka bir ifadeyle insanların sadece “yaptıkları şeyleri” inceleyen bir bilim olmaktan çıkmıştır. Bugün arkeoloji, geçmişi araştırırken insanların içinde yaşadıkları çevreyi, insanların kendilerini, diğer canlılarla olan ilişkilerini ve bunlarda ortaya çıkan her tür değişimi de incelemektedir. Bu yeni araştırma konularıyla birlikte arkeolojinin araştırma yöntemleri de değişime uğramış ve kazılar farklı bilim dallarından uzmanların birlikte bilgi ürettikleri çok disiplinli projeler haline gelmiştir. Söz konusu uzmanlar insan kalıntılarını (insan biyoarkeolojisi), hayvan kalıntılarını (zooarkeoloji), bitki kalıntılarını (arkeobotani), jeolojik/jeomorfolojik ve coğrafik yapıyı (jeoarkeoloji, paleocoğrafya), geçmişteki iklimsel değişimleri (paleoklimatoloji) ve tarım gibi insan faaliyetlerinin çevre üzerindeki etkilerini kendilerine has yöntemlerle araştırmaktadırlar. Bu çalışmalardan yeni sorular doğmakta, disiplinlerin kendi geleneksel yaklaşımlarını aşan disiplinler arası yaklaşımlar ve yöntemlerle bu sorulara cevaplar aranmaktadır. Biyoarkeoloji de bu disiplinlerden biridir. 1970’lerin sonu 1980’lerin başında ABD’de gelişen biyoarkeoloji, arkeolojik kazılarda açığa çıkartılan eski çağlara ait insan iskelet kalıntılarının geleneksel tipolojik yöntemden farklı bir yöntem ve bakış açısıyla incelenmesidir (Rakita, 2014). Terim bu anlamıyla ilk defa 1977 yılında antropolog Jane Buikstra tarafından kullanılmıştır (Buikstra 1977). Bununla birlikte İngiltere’de biyoarkeoloji, arkeolojik kazılarda açığa çıkartılan tüm biyolojik kalıntıların (insan, hayvan, bitki) incelenmesi olarak daha geniş bir çerçevede tanımlanmaktadır. Bu iki tanımdan doğan karışıklığı ortadan kaldırmak ve sadece insan iskelet kalıntılarının incelenmesini işaret etmek için “insan biyoarkeolojisi” adlandırması da kullanılmaktadır.

Arkeolojik kazılarda açığa çıkartılan insan iskelet kalıntılarının bilimsel yöntemlerle incelenmesi uzun ve oldukça ilginç bir tarihe sahiptir. Başlangıcı 19. yüzyıla kadar uzanan bu araştırma alanının “biyoarkeoloji” olarak adlandırılması yöntem-yaklaşım açısından bir değişimin ifadesi olup görece yeni bir durumdur. Arkeolojik insan iskelet kalıntılarının incelenmesi, esasen fiziki ya da biyolojik antropoloji adı verilen bir bilim dalının uzmanlık alanlarından biridir. Antropolojinin insanın biyolojik çeşitliliğini araştıran ana dalına 20. yüzyılın başından bu yana “fiziki antropoloji” denmektedir. Bununla birlikte genetiğin antropolojik araştırmaların ayrılmaz bir parçası olmaya başlamasından itibaren, görünür fiziksel özellikleri esas alan “fiziki antropoloji” yerine “biyolojik antropoloji” ismi kullanılmaya başlamıştır. Biyolojik antropolojinin diğer alanları ise paleoantropoloji (insanın kökeninin ve evriminin araştırılması) ve insan biyolojisidir (yaşayan insanların biyolojik çeşitliliğinin araştırılması).

İnsan Biyoarkeolojisi Neyi Araştırır?

İnsan biyoarkeologları, dünyanın farklı yerlerinde ve insanlık tarihinin farklı evrelerine tanıklık eden insanların bedenlerine ait kalıntıları incelerler. Bu kalıntılar, insanların yaptıkları şeylerden (maddi kültür) veya kayıt ettikleri şeylerden (yazılı metinler) biraz farklı şeyler anlatırlar. İnsan bedenine ait kalıntılar, doğrudan o insanın yaşadığı gündelik hayatla ilgili bilgiler verir. Bir insan iyi veya kötü, rahat veya zor, uzun veya kısa bir hayat yaşar ve ölür. Geriye sadece kemikleri kalır. Ama bu kemikler, o insanın hayatının mesela kötü, zor ve kısa olduğunu anlatabilir. Böylece geçmiş çağlarda yaşamış bir insanın günlük hayatı, beslenmesi, geçirdiği hastalıklar, ağır işlerde çalışıp çalışmadığı, şiddete maruz kalıp kalmadığı, nasıl bir çocukluk geçirdiği, ne kadar uzun yaşayabildiği gibi birçok bilgi elde edilebilir. Bir kişiden elde edilen bu bilgiyi binlerle çarptığınız zaman geçmişte yaşamış olan insan topluluklarına ait muazzam bir bilgi birikiminin olduğunu anlayabilirsiniz. Bu bilgiler her geçen gün artmakta ve çeşitlenmektedir. Bu bilgiler sayesinde farklı dönemlerde yaşamış insan topluluklarının yaşam biçimini belirleyen sosyo-kültürel, ekonomik ve çevresel faktörlerin analiz edilebilmesi mümkün olmaktadır. Tarımın başlaması, hayvanların evcilleştirilmesi, kentlerin ortaya çıkışı, ticaretin gelişmesi ve Endüstri Devrimi gibi insanlık tarihindeki büyük değişimler, hiç kuşkusuz yaşam biçiminde dramatik değişikliklere neden olmuştur. Bugün, hala binlerce yıl önce yaşayan insanlarla aşağı yukarı aynı bedene sahip olsak da yaşantımız çok farklıdır. Dolayısıyla binlerce yıl içerisinde beslenmemizde, günlük yaşantımızda ve birbirimizle olan ilişkilerimizde nelerin değiştiğini anlamak, bugüne ait bazı sorunlarımızı anlamak konusunda da yardımcı olabilir. Kısacası biyoarkeoloji geçmişten bugüne bir köprü kurar ve insanı binlerce yıllık varlık sürecinde bir bütün olarak görmemizi sağlar.

Biyolojik antropologlar kemiklerden neler öğrenebileceğimizi araştırırken yeni yöntemler ve yaklaşımlar geliştirmişler ve sordukları soruları değiştirerek yeni cevaplara ulaşmışlardır. Bu süreç, Handan Üstündağ tarafından “Arkeolojik İskelet Kalıntılarıyla İlgili Araştırmaların Tarihsel Gelişimi ve Biyoarkeolojinin Doğuşu” başlıklı yazıda belli dönemlere özgü önemli gelişmeler vurgulanarak özetlenmiştir. Böylece bu bilim dalının 19. yüzyıldaki ilk çalışmalardan günümüzdeki biyoarkeolojik yaklaşıma gelene kadar hangi aşamalardan geçtiğini ve bu süreçte hangi tarihsel olayların hangi bilimsel gelişmeleri tetiklediğini görebilirsiniz. Diğer yazılar biyoarkeolojinin farklı alanlarını örnek çalışmalarla tanıtmaktadır. Bu yazıları okuduğunuzda Türkiye’deki modern biyoarkeoloji araştırmalarının ne tür konularla ilgilendiğini anlayacaksınız. Elbette Türkiye’deki biyoarkeolojik araştırmalar buradaki birkaç başlıktan ibaret değildir. Daha pek çok araştırma alanı ve konusu bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye’de insanın uzak geçmişiyle ilgili paleoantropolojik çalışmalar ve bugün yaşayan insanlarla ilgili biyolojik çalışmalar da yapılmaktadır. Ancak bu çalışmaların hepsinin bu sayıya sığması mümkün olmadığı için sadece biyoarkeolojiye yoğunlaşmayı tercih ettik.

Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nden Serpil Eroğlu “Ölçülemeyen Özelliklerden Biyolojik Uzaklıkların Belirlenmesi” başlıklı yazısında biyolojik uzaklık belirleme çalışmalarında önemli bir yer tutan ve metrik yönteme alternatif oluşturan ölçülemeyen (non-metric) özellikleri açıklamıştır. Bunlar, dişlerde tuberkül fazlalığı ya da azlığı, kök sayısı fazlalığı ya da azlığı olarak ve kafatasında da ek kemikçikler, kemik kaynaşma anomalileri ve kemik üzerinde delik ya da kanallar gibi özelliklerdir. İki topluluk arasındaki biyolojik uzaklık değeri, bu özelliklere göre çok değişkenli istatistiksel analizlerle saptanabilmektedir. Bu analizler, 1950’lerden önceki tipolojik çalışmalardan oldukça farklıdır. Eroğlu, dişler ve kafatasındaki ölçülemeyen özelliklerin karşılaştırmasına dayalı bir biyolojik uzaklık analizini örnek çalışma olarak vermiştir.

Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nden F. Arzu Demirel “Bizans Dönemi’nde Anadolu’da Ölüm: Amorium’dan Örnekler” başlıklı yazısında Bizans döneminde şiddet ve ölüm olgusunu ele almıştır. Demirel bu yazıda Bizans Dönemi’nde önemli bir kent olan Amorium’da bulunan gömülerle ilgili iki ilginç konuya değinmektedir. Bunlardan birincisi bir kilisenin vaftizhanesinin yakınında bulunan çok sayıdaki bebek ve çocuk gömüleri hakkındadır. Yazar, bu gömüleri çeşitli perspektiflerden yorumlamaktadır. İkinci konu, geçmişteki şiddetin iskeletler aracılığıyla nasıl gözlenebileceğine çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır. Demirel, M.S. 9. yüzyıldaki Arap akınları sırasında ağır yaralar alarak ölmüş iki bireyin iskelet kalıntılarında şiddetin nasıl izler bıraktığını anlatmaktadır.

Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden Başak Boz “Beycesultan’da Yanmış İskeletlerin Hikâyeleri” başlıklı yazısında Beycesultan kazısında bulunan yanmış iskeletlerin başına ne geldiğini adeta bir adli vaka gibi olay yeri incelemesi yaparak araştırdığı çalışmasını anlatmıştır. Yanmış insan kemikleri üzerindeki şekil ve renk değişimleri ve yanmış diğer dokular, yangınların koşulları ve insanların bu yangından nasıl etkilendikleri hakkında bilgi verebilmektedir. Kazıda Geç Tunç çağına ait çeşitli derecelerde yanmış insan kemikleri ve kömürleşmiş beyin kalıntıları bulunmuştur. Boz, deneysel bir çalışma yaparak farklı koşullarda yanmış hayvan kemiklerindeki ve beyin dokusundaki değişimlerin neler olduğunu saptamış ve bu gözlemlerini kullanarak burada neler yaşandığını belirlemiştir.

Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nden Ali Metin Büyükkarakaya ve Sevgi Yorulmaz “Biyorkeoloji ve Antik DNA” başlıklı yazılarında son yıllarda oldukça popüler olan antik DNA analizlerinin biyoarkeolojideki yerini ele almışlardır. Canlılarda kalıtsal yapının kodlandığı bir biyomolekül olan DNA, binlerce yıl önce yaşamış bitki, hayvan ve insan kalıntılarından izole edilebilmektedir. Buna antik DNA (aDNA) denmektedir. Antik DNA analizleriyle türler arası ve atasal ilişkiler, popülasyonlar arası ilişkiler, göç, akrabalık, evcilleştirme gibi konularda birçok soruya cevap bulunabilmektedir. Bu yazıda bu çalışmalarla ilgili çeşitli örnekler verilmiş, aDNA çalışmalarının nasıl başladığı ve bugün nereye ulaştığı anlatılmıştır.

Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nden Kameray Özdemir, “İzotop Analizlerinin Biyoarkeolojik Çalışmalara Uygulanması: Eski İnsan Kalıntılarından Elde Edilen İzotop Bilgileri ve Geçmiş Yaşam Stratejilerinin Araştırılması” başlıklı yazısında izotop analizlerinin beslenmeyle ilgili araştırmalara nasıl uyarlandığını detaylı bir şekilde anlatmıştır. İzotoplar aynı elementin nötron sayısı farklı olan atomlarıdır. Arkeolojik iskelet kalıntılarında karbon (C), azot (N), oksijen (O) ve Stronsiyum (Sr) gibi elementlerin izotop oranları analiz edilebilmektedir. Özdemir yazısında arkeolojik iskelet kalıntılarında tespit edilen C13 ve N15 izotop miktarının beslenmeyi nasıl yansıttığını örnek bir çalışmayla açıklamıştır.

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir