Akdeniz’de Türk Korsanlığının Gelişimi: Barbaroslar Çağı

Akdeniz'de Türk Korsanlığının Gelişimi: Barbarolar Çağı

Deniz yüzünde yürürüz

Düşmanı arar buluruz

Öcümüz komaz alırız

Bize Hayreddinli derler

Arkhe Dergisi Sayı 12’de sizlerle…

Düzenlediği Hint Seferi sonunda filosunu kaybeden Seydi Ali Reis’in Portkizlilere karşı sarf ettiği bu sözler, kuşkusuz 16. yüzyılın büyük kısmında pek çok Osmanlı denizcisinin diline pelesenk olmuştu. Peki ya talebeleri Akdeniz’in binlerce mil ötesine dahi yayılan bu “Hayreddin” efsanesinin aslı ne idi?

Barbarosların hikayesinde her şey hakikaten bir “öç” davası ve beraberinde gelen sarmalı ile başlayıp gelişti. Başrolleri Midilli’de II. Mehmed’in fâtih sipahilerinden birinin çocukları olarak doğan dört kardeş içinden çıkacaktı. Kadim zamanlardan beri korsanlara hiç de yabancı olmayan bu ada, “Barbaros Kardeşler”in de ilk yuvasıydı.

Kardeşlerin ikincisi olan Oruç, denizciliğe olan hevesiyle deniz ticaretine başladı. Ancak bu seferlerden biri, ilk intikam yemininin edilmesine sebep olacak şekilde gelişti. Gemisi Rodos Şövalyeleri’nin hücumuna uğrayarak küçük kardeşi İlyas’ı şehit verdiği gibi kendisi de esir düştü. Şövalyeler bu ilk Barbaros kanını dökerken, hiçbir zaman peşlerini bırakmayacak olan bir belayı başlarına musallat ettiklerinin o vakit elbette farkında değillerdi. Kardeşlerden üçüncüsü olan Hızır, ne kadar uğraşsa da ağabeyini esaretten kurtaramadı. Ancak kürek mahkumu olan Oruç bir fırsatını bularak bulunduğu gemiden kaçmayı başardı. Deniz ticaretine devam eden ve bir süre Memlük hizmetinde çalışan Oruç, yine Rodos Şövalyelerinin taarruzuna uğrar ve filosu dağıtılır. Antalya’da Şehzade Korkut’un yardımıyla donattığı ilk kalyata ile korsanlığa başlayan Oruç, birkaç başarılı seferden sonra Rodos Şövalyeleri’nin takibatına uğrayarak yine gemisini kaybetti.

1511’de yine Şehzade Korkut’un desteğiyle inşa ettirip donattığı iki kalyata, Barbaros kardeşlerin korsan filosunun kalıcı çekirdeğini oluşturdu. Bu kez İtalyanlara karşı korsanlığa çıkan Oruç Reis büyük ganimetler elde etti. Yavuz Sultan Selim’in padişah olması ve hâmisi olan Şehzade Korkut’un takibata uğraması üzerine tekrar Memlük Sultanı’nın desteğini sağladı. Batıya yelken açan Oruç Reis Cerbe’yi üs edindiği sırada kardeşi Hızır da kendisine katıldı. Tunus sultanı ile işbirliği yaparak İspanya sahillerine dek akınlara başladı. Bir seferinde Papa bile elinden kıl payı kurtulabildi. Bu akınlarda oldukça yüklü ganimetler ele geçirip Endülüs Müslümanlarına da yardım eden Oruç Reis’in ünü tüm Akdeniz’e yayıldı. Bir İspanyol yazar onu “Türkleri Berberi topraklarına getirip Berberilere batının zenginliklerini tatmayı ve onlardan faydalanmayı öğreten ilk kişi” olarak tanımlar. Kızıl sakalı dolayısıyla Hristiyanlar onu bu manada “Barbarossa” lakabıyla anmaktaydılar.

Cezayir sahillerinde uğruna bir kolunu kaybettiği Becâye, Cicel gibi bazı noktaların ardından Cezayir şehrini de ele geçiren (1516) Oruç Reis ve emrindeki Türkler karada da kök salmaya başladılar. Bu süreçte dönemin Osmanlı padişahı I. Selim’e bir heyetle birlikte hediyeler göndermeyi de ihmal etmediler. Yine bu dönemde kardeşlerin en büyüğü olan İshak da aralarına katıldı.

Akılda tutulması gereken bir ayrıntı, bu bölgede faaliyet gösteren Türklerin başta İspanyollar olmak üzere Hristiyanlarla ve onların yerli işbirlikçileriyle mücadele ettiğidir. Cezayir çevresi de yine İspanyollardan ve onların işbirliği içinde oldukları bir emirden fethedilmiştir. Nitekim büyük bir donanma ile gelerek karaya çıkartma yapan ve şehri kuşatan İspanyollar, bazı yerli kabilelerin desteğine rağmen başarısız olduğunda Barbaros kardeşlerin güç alanı daha da genişledi.

Cezayir’de Barbarosların parlak hükümranlığı, başladığı gibi tehlikeli mücadeleler içinde sürerken talih her zaman onlardan yana mıydı? İki kardeş ülkenin idaresini aralarında paylaşırken, etraflarındaki yerel hükümdarlar da onlara karşı bilenmeye çoktan başlamıştı. Batı bölgesinde Tilemsan halkının daveti üzerine ağabeyi İshak ile birlikte gittiği bu şehri ele geçiren Oruç, Fas sınırlarına kadar uzandı. Şehirden kaçmış olan emir ise İspanyollar ile işbirliği yaptı. Vahran’a gelen bir İspanyol soylusunun komutası altında buradan kalkan bir İspanyol ordusu, yanlarında pek çok yerli ile birlikte Barbarosları buradan silmek üzere harekete geçti. Önce Cezayir ve Tilemsan yani Hızır ve Oruç Reis’in arasında bulunan Kalatü’l-Kıla’yı koruyan ağabeyleri İshak ve yoldaşları burada şehit düştü. İspanyolların Tilemsan kuşatmasına aylarca dayanan Oruç, sonunda doğu yolunun da kapanması üzerine işbirliği yaptığı Fas sultanının topraklarına doğru çekilmeye başladı. Ancak dağların arasında kendilerine yetişen kalabalık İspanyol ve yerli kuvvetleri ile çarpışmak zorunda kaldığında adamları ile beraber şehit düştü. Onu şehit eden Garcia Fernandez de La Plaza, ailesinin ve Tineo kasabasının armasında bugün dahi resmedilen başını kesip aldı. Oruç Reis’in başı ve tek kolu olmayan naaşı bugün hâlâ Cezayir-Fas sınırlarında bir yerlerde yatmaktadır.

Barbaros kardeşlerin Batı seferi böylece uzun menzilli ancak kısa süreli bir sıçrayışın ardından acı bir şekilde sonlanmış oldu. Geride sağ kalan tek Barbaros olan Hızır için kardeşlerinin acılarını sindirmek zor olsa da, düşmanlarının etrafını tamamen sarıp yok etmesine fırsat vermedi. Osmanlı sultanından istediği destek karşılık buldu ve Yavuz Sultan Selim tarafından kendisine ciddi bir askeri destek yanında “Hayreddin” unvanı verildi. Böylece 1519’dan itibaren Hızır Reis’in Osmanlı padişahına bağlı bir Cezayir hâkimi olarak Hayreddin Paşa adıyla anıldığı devir başladı.

1524-1527 arasında Hayreddin Paşa’nın Cezayir’i taktik açıdan terk etmesinin haricinde oradaki Türk/Osmanlı varlığı üç yüzyılı aşkın bir süre kesintisiz devam etmiştir. Oruç Reis’in şehit düşmesi düşmanları arasında korku ve saygıyla anılan “Barbarossa” efsanesini bitirmeye yetmemişti. Düşmanları artık kardeşi Hızır’ı bu şekilde anarken, Hayreddin Paşa bölgede artık kök salmıştı. Başta Turgut, Aydın, Salih ve Sinan gibi meşhur reisler onun etrafında toplanırken, karada da İspanyol ve yerli düşmanlarını alt etmekteydi. Kazanımlarını ise Endülüs’ten getirilen on binlerce Müslüman ile desteklemekte ve bunlara devamlı yenilerini eklemekteydi.

Hayreddin Paşa Cezayir ve çevresinde hem karada hem de denizde varlık gösterirken, 1531’den beri koruması altında olduğu Kanuni Sultan Süleyman tarafından İstanbul’a davet edildi. Yerine evlatlığı Hasan’ı bırakan Hayreddin Paşa 1534 yılında beylerbeyi pâyesiyle Kaptan-ı Derya tayin edilerek bu makamın ağırlığını da arttırmıştır. Daha önce reislik, komutanlık hatta gemi mimarlığı yapmış olan Hızır Reis, bundan sonra Osmanlı Akdeniz politikasının esas yönlendiricisi ve uygulayıcısı olan bir stratejisttir. Ancak bundan sonra o ve daha pek çok korsan kökenli denizci de Osmanlı hesabına çalışacaklardır. Filoları Donanma-yı Hümayun’un bir parçası olacak, başarıları ve başarısızlıkları Devlet-i Aliyye’nin hanesine yazılacaktır.

Hayreddin Paşa komutasındaki donanmanın 1537’deki Korfu seferi başarısız olsa da, hemen arkasından Venedik’e ait pek çok ada fethedilerek Devlet-i Aliyye’nin hakimiyet alanı genişletildi. Buna cevap olarak dönemin büyük Hristiyan deniz güçleri tarafından oluşturulan ittifak donanmasını karşılamak da yine öncelikle Barbarossa’nın göreviydi. 1538 yılında Akdeniz’in en önemli deniz savaşlarından biri Preveze’de gerçekleşti. İspanya, Venedik, Papalık, Portekiz, Malta ve Ceneviz’in oluşturduğu ittifak donanması, sayıca daha az olan Hayreddin Paşa’nın kumanda ettiği Osmanlı donanması tarafından alt edildi. Preveze, tamamen ezici veya yok edici bir zafer olmasa da, Osmanlı donanmasının elini oldukça rahatlattı ve 1540’ta Venedik’i barış yapmak zorunda bıraktı. Ertesi yıl V. Karl’ın Cezayir’e bizzat düzenlediği seferin başarısız olması ise Hayreddin Paşa’nın karşı saldırısını beraberinde getirdi. 1543’te Nice’i almak üzere hareket eden ve kışı Fransa’nın Toulon limanında geçiren Osmanlı donanması, Fransa’nın V. Karl ile anlaşma yapmasının ardından İstanbul’a döndü. Böylece kariyerinin zirvesinde jübilesini yapan Hayreddin Paşa 1546’da en meşhur Osmanlı denizcisi olarak hayata gözlerini yumdu.

Barbarosların 16. yüzyıl başlarında türlü maceralarla başladıkları denizcilik kariyeri, istisnai şekilde zamanın en büyük imparatorluklarından birinin deniz kuvvetlerinin tepesinde bitti. Kaptan-ı deryalık makamı Hayreddin Paşa ile birlikte Osmanlı Devleti’nin en seçkin görevlerinden biri oldu. Ancak ondan önce hiçbir korsan kökenli denizci bu makama gelmediği gibi, ondan sonra da ancak çok azı bu makama layık görüldü. Hiçbir Osmanlı denizcisi hem hayatında hem de vefatından sonra onun kadar hürmet görmedi. Turgut Reis, Salih Reis, Aydın Reis gibi kurt denizciler her zaman onun gölgesinde kaldı. Müstakil zaferleri dahi çoğu kez Barbarosların hanesine yazıldı. Turgut, daima kendi filosuna sahip ve özellikle Hayreddin Paşa ile kendi ölümü arasındaki sürede en büyük Türk denizcisi olarak görülse de, bürokratik manada ancak kendi fethettiği Trablusgarb’ın Beylerbeyi olabildi.

Barbaros kardeşlerin en önemli başarılarından birisi aslında kendileri gibi olanları ustaca bir araya getirip yönetebilme becerilerinde saklıydı. Onlar primus inter pares (eşitler arasında birinci) oluşlarına çok da aldırmayarak gittikleri yerlerde adeta bir devlet oluşumunu sağladılar. Hem Oruç Reis hem de Hızır Reis, adamları tarafından korkulan ve saygı duyulan kişilerdi. Mücadele azimleri pek çok ihanete rağmen düşmanlarını alt etmeye yeterliydi. Teknik açıdan ise kendi zamanlarının denizcilik bilgi ve teknolojisine hâkim oluşları Hayreddin Paşa’nın Gazavatı’ndan anlaşılmaktadır. Denizlerde başarılı oluşlarının bir diğer önemli sebebi de Akdeniz’in binlerce yıldır demirbaş gemisi olan kadırgaya süratin ön planda olduğu özgün bir form vermiş olmalarıdır. Tam da hızın ön planda olduğu bir mesleğe uygun bir modifikasyon!

Barbarosların başlattığı Akdeniz’de Türk korsanlığının altın çağında, önemli ve tartışmalı konulardan birisi de motivasyondur. Genel olarak Osmanlı fetihlerinin temelinde yatan ateşleyici unsur olan gazâ ve cihâd burada da devrededir. Gazavat, adından da anlaşılacağı gibi gazâyı bu motivasyonun temel unsuru olarak verir. Barbarosları dünyevilikten olabildiğince çekip çıkarmaya çalışır. Ancak yeterli değildir. Gaza, cihad, intikam hissi, ganimet, otorite arzusu gibi başlıca motivasyon kavramlarının hiç biri diğerlerinden aşağı kalmaz.

Oruç ve Hızır Reislerin temelini attığı Cezayir ve Garb Ocakları oluşumu, üç asrı aşkın hayatı müddetince bölgenin kadim tarihinden ayrılarak dünyanın kendine özgü köşelerinden biri haline getirir. Burası adeta “Türklerin Yeni Dünyası” olmuştur. Endülüs’ten getirilen Müslümanlar buraya gelen Türklerin en büyük yardımcısı olurken bir de bunlar arasındaki kaynaşmadan “Kuloğulları” adıyla yeni bir nesil meydana gelir.

Türklerin gelişiyle değişen dengelerin örneklerinden olan mühtediler faktörü ise oldukça karmaşıktır. 16. yüzyılda İtalyanların ağırlığını oluşturduğu mühtediler zümresine 17. yüzyılda Kuzey’in Protestan kökenli denizcileri de hevesle katılırlar. Bunlar, Garb Ocakları’nın denizaşırı seferlerini bugün dahi tam olarak bilinemeyen sınırlara uzatmışlardır. İçinde Ali Bicinin gibi Baş reisler, Uluç Hasan gibi Beylerbeyileri ve Uluç Ali gibi kaptanıderyalar görmek hiç de olağandışı değildir.

Korsanlık mesleğine gelecek olursak, kelimenin mana ve içeriğinin günümüzdeki ifadesinden dolayı bu kavrama kısaca açıklık getirmek gerekir. Öncelikle “Pirat” ve “Corsaro” kelimelerinin her biri Türkçeye aynı şekilde “korsan” olarak çevrilmektedir. Ancak aralarında bariz bir fark vardır. Pirat esas olarak kendi hesabına çalışan deniz akıncılarını ifade ederken, yine aşağı yukarı aynı mesleği icra eden korsan ise “izinli” yani bir devletin desteği ve koruması altında olarak bu işi yaparlar. Osmanlı deniz terminolojisinde pirat doğrudan yer almaz ve bunu karşılamak için “harami levend” tanımlaması yapılırken, Türk/Müslüman deniz akıncıları için sıkça korsan ifadesi kullanılır. Müslümanlar gözünde bunlar “deniz gâzileri” olarak genellikle ulvi bir mertebede yer alırlar. Erken Modern dönemde Akdeniz’de Müslümanların korsanlığa bakışı genel itibariyle Hristiyanlarınkinden çok farklı değildir. Özellikle 16. yüzyılda büyük ölçüde din savaşları çerçevesinde gerçekleşen mücadelede, her iki taraf da kendi dini adına diğerinin üzerine sefere çıkıp ganimet ve esir elde etmektedir. Her iki dinin mensubu da kendi tarafını “fâtih/gâzi/şehid” diğer tarafı ise “kâfir” olarak nitelemektedir.

Sonuç olarak, 16. yüzyılın başlarından itibaren Barbaros kardeşlerin Cezayir’de başlattığı oluşum, kendilerinden önce ve kendi zamanlarında faaliyet gösteren Türk deniz akıncılarını kendi bünyesinde toplamayı başardı. Denizde ve karada kuvvetlerini arttırırken her zaman Akdeniz’de kudretli bir Müslüman bey ya da hükümdarın işbirliği ve himayesinden faydalandılar. Zamanla yükselen karizmaları kendileri gibi pek çok denizciyi daima onların etrafına çekti. Bu denizciler Cezayir Osmanlı Devleti’ne bağlı bir eyalet olduğunda da bu büyük imparatorluğa yaslanarak ancak merkezi bürokrasiye doğrudan hesap vermemenin rahatlığıyla faaliyet gösterdiler. Bu rahatlık ve yüksek başarı ihtimali pek çok gayrimüslimi de saflarına katarak geniş bir mühtedi korsanlar zümresi meydana getirdi. Endülüs’ten getirilen çok sayıda Morisko/Müdeccen taifesinin katılımı da 16. yüzyıldan itibaren Kuzey Afrika’da özellikle Cezayir’in çehresini eskisinden bariz olarak ayırt edilecek şekilde değiştirdi. Nihayetinde tüm bu faktörler Mağrib Ocaklarının (Cezayir-Tunus-Trablusgarb) hem Akdeniz ile hem de Yeni Dünya ile çok daha girift bir şekilde eklemlenmesine giden yolu açtı.

Yanıtla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir